Dur bir dakika konuşamıyorum. Bildiğim bir şarkı çalıyor, eşlik etmek zorundayım içimden. Bekle ki yanlışlıkla dökülebileyim. Böyle şeyler gerçek hayatta da oluyor olmalı. Bir kere de bize olsun. Onu diyorum ya, ne olacaksa olsun. Yoksa sırtımın ağrısı öldürecek seni. Ne alakası var bacalarla güvercinlerin. Günaydın diyorsam mutluyumdur, uyanmalısın. Kaçırmamalıyız aklımızı ve treni. Yanımıza fazladan bir çift pabuç alsak. Eskiyene kadar seksek oynarız. Sonra da sıkılıp ayrılırız, ha, olmaz mı.
Sol şakağımın üzerinden, başımın arkasına doğru, enseme, omuzlarıma, bir maket gibi olan omurgama ve kemiklerin üzerindeki mor darplara, minik benlere, sevimsiz bir beyazlığa yani bana dair önemsiz her detaya kadar tansiyonu düşük, kahverengi bir eylemsizlik, yeri geliyor yalnızca üşüdüğümden, yeri geliyor yalnızca düşündüğümden- yani kopamıyorsun, diyorlar ki esaretin tatlı geliyor, neyse ne, gidip sokaktaki bir kediyi bile kurtaramıyorsun, gidip kareli spiralli defterlere aynı hikayenin milyon versiyonunu karalıyorsun. Nereden baksan umut da geçici kurduğun net cümleler de, illa yuvarlanacaksın ki buna da diyorlar ki, her şeye rağmen güzel görün yeter. Tabi ya.
İçimdeki sıkıntı, neye benziyor biliyor musun? Hani şu arkalara doğru bir ev vardı, “Acilen Satılık” tı çocukluğumuzdan beri. Güçlükle ayakta duruyor ve hiç aldırmıyordu etrafına. Sonra biraz ileride jandarma, şehrin en kalabalık yakaları, metal banklar ki boş bulunmazlar hiç, eğreti büfeler ve hastane. Tozu dumana katıp, uzaktan seyreden bira şişeleri. Sen hiç görmezken dirilen ve öldüren esnaflar. Hiç sevmediğin sokak lambaları, kaldırım taşları. Bir yerinde muhakkak ayağına takılan sersem sokaklarıyla, doğduğun yer. Şu ve bu, neticede de onlar. Kıyamazlar birbirlerini üzmeye, sen hep yalancı çıkarsın ya da alınırsın aynısından birçok hayalpereste. Diyeceğim şuydu ki, içimdeki sıkıntı kovulur şehirlerden, gelir benim kucağımda avunur.
Arkada oturuyorum. Niye arkada oturuyorum belli değil. Ben ön koltuğa müptelayım. Hep başkalarının arabalarında, bir ehliyetim olsun hiç istemedim. Başımı bırakıp da giderim diye, seslenmediler. Koltuğu kucağıma verdiler. 5 kişiyiz. Yine beş. “Bunu seveceğini biliyorum.” ve yolumuzun üzerindekileri topluyoruz. “Sen burada bekle.” Kafası bana emanet. Baltalar ve ağaçlar. İs kokuyor is. Bunun bir resmi var. Pasteller bitmiş. Evde kimse yok. Çişim var. Annemi iş yerinden arıyorum. Ben çıkana kadar telefonda bekliyor. Tamam. Öptüm. Korkmam. Elektrikler kesiliyor. Saçlarım kesiliyor. Bursum kesiliyor. Zırlamam kesiliyor. 5 kişiyiz. En sağda ben oturuyorum.
Bir süredir bazı şeyleri çok parlak ve net olarak gördüğümü söyleyebilirim. Ardından, hiç bir süpermarketten koşarak çıkıp, uçsuz bucaksız dümdüz bir araziye saatlerce boş boş bakma ihtiyacı duyup duymadığını sorarım. Ama cevabı dinlemem. Bu ürünlerin her birinden her insanda birkaç tane var. Sende bir iki üç dört beş tane görüyorum. Ne güzel. Oyuncak bir silah gibi duran birkaç tane daha var tabi. Fakat şu aşamada onlara pek alaka duymuyorum. Ama yine de, bu benim seçimim değil. Kurul raporuyla onaylanmış falan olmalı. Büyük bir masa yalan. Adamın teki adamın tekine sonra o da diğer tekine. İmza dağıtıyorlar. Öyle önemsiz olmalıyım ki, sabit bir imzam bile yok ve bunu kimse farketmedi. Bu duvar önceden de yeşil miydi? Onu bilemem. Ama bu adam önceden de şakalarından bu kadar tedirgin miydi, hayır. Doğrusu gülümseyişimde bir riya sezdiğimden beri, değişen ben bile değilim. Sadece kaba taraflarıma bir bez parçası gerdim. Ah tabiki sizler için. Bilirsiniz, içimden ne çok gülerim. Ama gözyaşlarımızı paylaşabiliriz, tabiki, neden olmasın, yine beklerim.
Eminim cebinde kuş tüyleri vardı. Uçamayan yaratıklarla boğuşurken savrulurdu etrafa. Üzülüyorum, aynı zevki vermiyor artık seyretmek. Birkaç kelime var, dokunaklı bir şeyler. Ama vazgeçiyorum. Yine gidiyorum kısa saçlı kadının dizlerine bağlıyorum kollarımı. Şarap, sigara, etil alkol, çamaşır suyu, şelaleler nereye akıyor bu kafayla. Karanlık çökmüştü. Arabayı beklerken avucuma üflüyordum. Kucağımda çarklar dönüyor. Adını istemiyorum. Hala istemiyorum. Bedenimde dokunulmadık bir yer olduğunu keşfettirip, günler, geri dönen, duyu organları, galada kafası karışık, eteği kırışık, bir beni, bir de şu yeni yetmeyi yanyana görürlerse diye, ışıkları da söndürmüştüm ama vardı, bir yerde, bir aralık vardı.
Çok güzel bir şarkı dinliyorum, ama adını bilmiyorum. Kafamda adımları geriye doğru akan insanlar var. Onları da tanımıyorum. Dünya çok yavaş kalıyor. “Gerçekliğine inandığın şeyleri sakın sorgulama. Muhtemelen orada değiller.” derken olmayan bir silindirin altından sürünerek geçiyorsun. Kikirdiyorum. Bu dünya için çok hızlısın. Ve çok büyük bir ironi bu. Bana mı söylüyorsun? “Yoksa sen?” diyecek oluyorum, silindirin altından çıkıp doğrulduğun an olmayan bir avizeye başını çarpıyorsun. Tutamıyorum, gülüyorum yine. Sen gerçek bir kahkahasın, bana doğru ve dümdüz. Ama düşünüyorum, muhtemelen orada yoksun. Yüzerek odamdan balkona, sonra da sular altında kalmış şehir semalarına doğru açılıyorum. Muhtemelen buralarda bir yerlerde.
Ben aramaktan sıkılmıştım, o da belki hiç aradığım taraflarda bulunmamıştı. Bir kereliğine hiç olmamışı canlandırmaya başlıyorum. Sanıyorum ki yakınlarda bana benzeyen bir şeyler var. Bana neden bu kadar öykündüğünü soruyorum. Ezan sesiyle irkiliyor. Ben yanlışı ararken, adımlarım felaketimiz oluyor. Kalkıp dikkatsiz ve ihmalsizce, bu evi başımıza yıkıyorum. Yoksa sen de mi, yanlış olan tek bir şey var sanıyorsun. Sayfaları vardı kitaplarımın, uçları kıvrık, dalgalı sayfalar. O valizde sıkışıp beklemekten, dümdüz olmuşlar ki istife ifrit ben, anlıyor musun?
İnsanların- bir takım, tanınmayan, yüzlerine bakıldığında “çıkarılamayan” ve hiç de “azınlık” olmayan, apolitik insanların- sabrın eşinde, o buz gibi betonda çıplak ayak- zordur diyemeyeceğim, nedir o, hani tükendiğinde mürekkep damarda, tur bindiriyorken aklın aklına aklından aklına, bir de bakmışsın tam da ölecekken, sabrediyorsun hala, aynı eşik. Bu kadarı fazla, ama sen fazladan fazlaya fazlasıyla hep -yorken, uyuşuyordu, -yordu ama dinmiyordu. Bense sezi-yordum ama daha önce hiç görmüyordum.
Sana öldü demişler, çok ayıp etmişler. İzini sürüyorum, senin kadar sinsi ve yalancı ama yok biz buna tutku diyorduk. Öyle basit- ne dersen o oluruz. En olmadı, uzak oluruz. Bak anlamayacaksın ama toprağa kök salıyorum, giderek daha alçak, giderek daha alçak, ve sızabilirsem oraya, hani uzanabilirsem sana, tutun, tutun yoksa imkansız olur anlıyor musun? Bak kızacaksın ama eğer tutunursan, beni söküp aldıkları gün kurtuluruz. Sen günışığına çıktığında ben ölmüş olacağım ve o zaman anlayacaksın. Bak inanmayacaksın ama daha kötü bir şey bulamıyorum burada.
Sadece çok uzak bir ihtimalle önümde durduğunda, önümde çırılçıplak bekleyip seni yaralamamı beklediğinde, ama gerçekten çok uzak bir ihtimalle seni görmezden gelebilirdim. Çok umrumdaymış rolünü beceriyorum, ama hiç umrumda değilmiş gibi yapamıyorum, çok saçma. Ama sadece bu değil, sakat çıplaklığından da iğreniyorum. Yaratıldığın gibi karşımda duruyorsun. Zarafetle alakası yok. Bekleneni yaptığım anlar da vardır, yalnızca ben de kendimden aynını bekliyorsam. Bu öyle bir şey değil. Sen şiddetten hoşlanmıyorsun. Ben türlü çeşitlerine sadakatle bağlıyım ve önem sırasında sen de yokolup gidebilirsin. “Bak bu güzel bir başlangıç olabilir.” dediğimde gözlerin kısılmıyor ya da refleksif hiçbir hareket yapmıyorsun. Buna gerçekten ilgi duyuyor ve dinliyorsun. Türlü numaraları var hayatta kalmanın ve sonrasında bir bilinmezden daha beter olan. Ama tek başına, verilmiş bir karar, bazen herşeyden önce gelir ve “bazen” sandığımızdan da rutindir. Üzülmüyorum.
Bana bu anlamsız şarkıyı sen öğretmiştin,
-Sakin ol, ol, ol, bu ölüm gerçek değil,
Sadece öl, öl, öl bu senin sonun değil.
Nasıl komik geliyor artık anlatamam. Küçük bir çocuğa öğrettiğin şeye bak. Rezil edecektin yine kendini, susman için konuşmaya başladım. Ve o sırada ağzımdan kaçırdım herşeyi. “Sanki” dedim önce, “burada sen yaşamadan önce de benim böyle bir anım vardı.” Düzensiz nefes alış verişimle bir tutam saçımı yutuyorum. Boğazıma kadar inen saçları çekip alıyorsun. “Bak inanmayacaksın ama aynı adlı bir başkası ile karıştırıyorum ben seni.” Aynı anda aynı yalanı paylaşmak istediğin biri, işte onu tek bir gerçeğe bile değişmezsin. Öyle bir sessizliğe de lüzum yok oysa. Ama yine de sussun. Ona biraz zaman verirseniz, olmaz, parçalanarak çoğalır, bir yalanı kimsesiz bırakır; aklı uçar, anısına bağlanır. “Bak inanmayacaksın ama ben bazen ya da varlığından emin olduğum kadar, şu ya da bu şekilde bir sebepten bazen de hiç yoktan, yani bu önceden beri böyleydi zaten, sadece ileri gitmek isterim ve ikna olmam aynı zamanda, sana olduğu gibi, ama sen bunu bilmezken, buradaydın. İnan bana beni bu yüzden tanıyorsun. Çünkü bu bir koma ve herkes ışığı gördüğünü söyler.” Sakin ol, ol, ol, bu ölüm gerçek değil.
Odalara, kapılara, alarmlara, gece lambalarına, sinek kovarlara, araba farlarına, bardaktaki tozlu suya bakarak anlıyorum ki, yalnızlığın bizi kobay olarak kullandığı zamanlardan arta kalan bu kadınlık beni nasıl da küçük gösteriyormuş. Bariz bir gülümseyiş edinemeyip ciddiyetime fazlaca ödün vermişim. Yalnız olmanın nicelikle bir alakası kalmadığında başlıyorsun hep böyle davranmaya. Evlat edinilmiş kadınlığın hem zaafın hem de zaferin. Duştan sonra aynada kendine uzun uzun bakmaya başlıyorsun. Biraz aşıksın kendine, biraz tiksiniyorsun kendinden. Tiksiniyor musun? Başkalarına anlatır gibi anlatıyor musun? Kafanı biraz dışarı çıkarıp sonra labirentine geri dönüyor musun? Özlemekten ağlıyorsun sen. Oysa yalnızlıktan ölünür.
Bu kadar nefret dolu bir başka kişi, tek seferde kimliğini imha edebilecek sonra da arkasına dönüp “Geliyor musun?” diye tek bir kez soracak biri, kaybedebileceklerinden çok daha fazlasına sahip hem de, öyleyse tek paragraflık bu mektuplar ikimiz için de anlam taşımıyor olurdu. “Böyle zenginlik içinde bu romantizm ne kadar kuru.” deyip pahalı şaraplarını boşaltıyoruz üstlerine. Bir terslik oluyor. Bunu da partiye çeviriyorlar. Bir terslik daha oluyor. Ben köpüren nefretinden keyif alıyorum. “Geliyor musun?” demesini artık nasıl şiddetle bekliyorum, ortalığın süslü sevgisinden nasıl yırtılıp alınmak istiyorum. “Masumiyet diye bir şey yoktur bebeğim.” Bunu dolu dolu birinin ağzından nasıl duymak istiyorum..
-Şimdi bana nerenin acıdığını söyle.
-Salak mısın?
-Burası mı?
-Hayır dokunma geçti.
İki kişinin böyle konuştuğunu duydum. Yine bir çeşit halüsinasyon mu, yoksa içimden mi konuşuyorum, lanet olsun ki gerçekse bile tahammül edilmez bir şey bu. Ona neremin acıdığını hemen şu anda gösterebilirim. Salonda bir ayna var. Üzerimi çıkarıp parkelerin üzerine uzandım. Burası. Salak mısın? Evet tam olarak orası. Dokunma. Şimdi nasıl? Ah. Bence bir doktora gitmeliyiz. Bence sen defolup gitmelisin. Biraz yavaş nefes alıp vermeyi dene. Tamam deniyorum. Peki burası? Dayanamıyorum. O sırada yerde iki böcek birbirini yemeye çalışıyordu. Bu ses nereden geliyor bilmiyorum. Böcekler tamamen gerçek. Üşümeye değmez. Acımı dindiremeyecek. Üzerimi giydim, ayağıma da bir terlik. Böceklerin ikisini aynı anda öldürdüm. Belki de sadece saçma bir anımdı.