Bana bu anlamsız şarkıyı sen öğretmiştin,

-Sakin ol, ol, ol, bu ölüm gerçek değil,

 Sadece öl, öl, öl bu senin sonun değil.

Nasıl komik geliyor artık anlatamam. Küçük bir çocuğa öğrettiğin şeye bak. Rezil edecektin yine kendini, susman için konuşmaya başladım. Ve o sırada ağzımdan kaçırdım herşeyi. “Sanki” dedim önce, “burada sen yaşamadan önce de benim böyle bir anım vardı.” Düzensiz nefes alış verişimle bir tutam saçımı yutuyorum. Boğazıma kadar inen saçları çekip alıyorsun. “Bak inanmayacaksın ama aynı adlı bir başkası ile karıştırıyorum ben seni.” Aynı anda aynı yalanı paylaşmak istediğin biri, işte onu tek bir gerçeğe bile değişmezsin. Öyle bir sessizliğe de lüzum yok oysa. Ama yine de sussun. Ona biraz zaman verirseniz, olmaz, parçalanarak çoğalır, bir yalanı kimsesiz bırakır; aklı uçar, anısına bağlanır. “Bak inanmayacaksın ama ben bazen ya da varlığından emin olduğum kadar, şu ya da bu şekilde bir sebepten bazen de hiç yoktan, yani bu önceden beri böyleydi zaten, sadece ileri gitmek isterim ve ikna olmam aynı zamanda, sana olduğu gibi, ama sen bunu bilmezken, buradaydın. İnan bana beni bu yüzden tanıyorsun. Çünkü bu bir koma ve herkes ışığı gördüğünü söyler.” Sakin ol, ol, ol, bu ölüm gerçek değil.

  1. leaveleftleft posted this